Vergi politikası anlatanların dilinden düşmeyen
“ Vergiyi tabana yayma” söylemleri beni her zaman endişelendirmiştir. Çünkü hep anlatırlar da bu “taban”ın kimlerden olduğu konusuna pek girmezler.

Diğer taraftan sıra “Refahı tabana yayma” ya gelince aynı ağızların kastettiği ise açıkça alt gelir guruplarıdır. Bunun daha farklı anlaşılması pek olası değil. Çünkü bu konuda ağzından bal damlayanlara tam o konuştukları sırada sorsanız, “Tabii ki tabandan kastımız garip gurebadır, fakir fukaradır. Biz zaten onların refahını arttırmak için bu yollarda değil miyiz” falan diyeceklerdir. 

Peki, bu taban denen ne menem şeydir ki üzerine iyi şeyler yayılırken hep alt gelir gurupları anlaşılıyor da vergi yükünü arttırmak anlamında kullanıldığında başka kesimlerin anlaşılması bekleniyor?

Bizce bu “muamma”yı çözmenin en kolay ve etkili yolu “Vergi tabana yaymak gerekir” diye söze başlayanlara “pardon, bu taban hangi tabandır” diye açıkça sormak.
Kitap bu konulardan söz eden bir makale ile başlıyor. Sonra hayatın akışı içinde karşımıza çıkan pek çok taban-tavan ilişkisine ve tabii ki çelişkisine değiniyor.

 


B
ir ülkenin kralının fikren çıplaklığı ile halkın çıplaklığı arasında önemli bir bağlantı var.
Üzerine ne giyerse giysin, hatta birileri ona ne giydirirlerse giydirsinler, kafadaki çıplaklığın örtülmesi mümkün değil. Ne kadar saklanırsa saklansın o çıplaklık gün gelir bütün açıklığıyla hem de olmadık bir zamanda ortaya çıkıverir.
Başındaki kralları çıplak olan halkların çıplak kalması ise çok doğaldır. Çünkü kendi çıplaklığını aşamamış bir kralın yönetimi altındakileri ve halkını donatacağını beklemek saflık olur.
Bütün mesele, çıplak bırakılmış halkın kendilerini donatamayan krallarının çıplak olduğunu bilememesi ya da anlayamaması.
Bu kitap, masal ustası Andersen’in ünlü öyküsünden hareketle bu gün yaşananlara mizahi bir yorum getiren öykü ile başlıyor ve yine istihdam, vergi düzeni, ekonomimizin durumu gibi halkımızın birebir cebini ilgilendiren konulara değinen yazılarla devam ediyor.

 


 

Vergiyi anlamak hayli zor gibi. Uygulamacıların bile, neyin nerede yazılı olduğunu, yasa koyucunun ne demek istediğini kolayca anlayamadığı metinlere bakıp da, bu konularda iyi kötü bir fikir sahibi olmak kolay değil. Vergi yasalarını, onlara dayanılarak çıkarılan Bakanlar Kurulu kararlarını, sonra her ikisine dayanılarak çıkarılan tebliğleri, sonra tebliğleri açıklamak için çıkarılan sirkülerleri, sirkülerlerle anlaşılmayan konularda idareden istenen özelgeleri, yargının kararlarını ve hepsine yorum getirmek için yazılan teknik kitapları okumaya kalksanız içinden nasıl çıkacaksınız? Oysa sizin bir vergi ödeyen ya da vergi konusu tartışıldığında düşüncesini söylemek isteyen biri olarak anlamak isteğiniz, kısaca "vergi artınca ne oluyor, azalınca ne oluyor" ya da "bu vergilerle devletin yükü kimin sırtından alınıp kimin sırtına bindiriliyor" gibi “yalın” bir soru değil mi? Kitapta işte bu anlatılmaya çalışılıyor.

 

 

Resmi açıklamalara göre bile ekonomimizin yarısı kayıt dışı dönüyor. Bu müthiş bir oran. Kaba bir hesap yaparsak 2008 yılında 520 milyar  dolar olan gayrı safi milli hasılanın yarısı yani 260 milyar dolarlık işlemin yapıldığı anlamına geliyor.

İyi de, kayıt dışı işlemleri bu kadar büyük bir ekonomide bunları kimler alıyor, kimler satıyor ve kimler kazanıyor?

"Vurun kaçakçıya" diyerek kayıt dışı ile mücadele edilebilir mi? Bu konuda ne yapıyoruz, ne yapmıyoruz?
Kitapta bunlar anlatılıyor.

 


 

“Vergiyi Anlamak” ve “Kayıtdışı” ile birlikte yazılması planlanmış bir üçlünün sonuncusu. Her üç kitapta da anlatmak istenilen, ekonomimizin çarpık düzeni ve onun kayıt dışı işleyişi. Ne yazık ki bu konularda çok şey gösterildiği gibi değil.
Sözüm ona “az kazanandan az, çok kazanandan çok” gibi sloganlar, “az kazanandan az, çok kazanandan çok az” biçimine dönüşmüş durumda.

Böyle işleyen vergi düzeninin ülkedeki gelir dağılımını giderek daha fazla bozması, üretim ve istihdamın önünü tıkaması, sade yurttaşı canından bezdirmesi ve bu yanlışları ile aslında kendi kendini açmaza sokması şaşılacak bir sonuç sayılmamalı.
Romanın başkahramanı, işte bu düzen içinde hayatını kazanmaya çalışan bir küçük esnaf. Olaylar ona bir ara işini büyütme, yanında çok sayıda insan çalıştırma ve üretimini yurt dışına satma şansı verse de içinde bulunduğu koşullar kısa zamanda karşısına dikiliyor. O, bunlarla boğuşurken bir yönden bakıldığında da bir vergi kaçakçısı.

Günlüğünü okurken ya kendinizi ya da ticaretle, üretimle, dışsatımla uğraşan bir yakınınızı onun yerine koyun ve kendisi hakkındaki hükmünüzü öyle verin.
O bir kaçakçıysa, O bir yüzsüzse hiç acımayın.
Yok, bunu diyemeyiz diyorsanız, o zaman onu bu duruma düşüren koşulları bir tartışın etrafınızla.
Siz bunun tartıştığınızda kitabın yazarı da amacına ulaşmış olacak.